19-26 Aralık Köşe Yazıları
Türkiye, AB ve diğerleri
Beril DEDEOĞLU
Birbirinden bağımsız gibi gözüken bazı gelişmelere birlikte bakıldığında, bazen geleceğe yönelik tahmin yapmak daha kolay olur. Son günlerde AB, Kıbrıs ve Türkiye’nin yakın coğrafyasındaki gelişmeler, ‘neler oluyor?’ sorusunu sormayı mümkün kılıyor.
Kriz içindeki AB’de dönem başkanlığı Belçika’dan Macaristan’a geçiyor ve bu çerçevede AB Konsey Başkanı Van Rompuy’un Macaristan’a yaptığı ziyarette tarafların sarf ettiği sözler dikkat çekici. Türkiye’nin Avrupa’da yeri olmadığı konusundaki ısrarlı tutumuyla tanınan Belçika Başbakanı Van Rompuy, Türkiye’nin bölgesinde oynadığı aktif rol nedeniyle AB ile yakınlaşması gerektiğine dikkat çekti. Müzakerelerin sonucunu beklemeden Türkiye’nin AB’ye bağlanması gereğine işaret ederek muhtemelen üyelik yerine ayrıcalıklı ortaklığı kastetmiştir. Bu, Türkiye’nin üyeliğine hala karşı çıkmak anlamına gelse bile bir yandan da “kaybetme” kaygısına işaret ediyor. Macaristan ise, bu yaklaşımı onaylayan bir karşılık verdi ve Türkiye’nin giderek bir tür “Osmanlı” kurduğunu, gidişatın da AB’ye alternatif bir bölge yaratacağına dikkat çekti. Kısacası Türkiye üyeliğine karşı çıkan devletler, bugün “aramıza almadık, onlar da gidip kendi bölgeleriyle bütünleşiyor” diye çıkarsamada bulunuyorlar.
Çıkarsamaların gerçekliği tartışmalı olsa bile AB’nin Türkiye geliyor diye içine düştüğü telaşın yerini Türkiye gidiyor telaşının aldığı söylenebilir. Telaşın nedeni, Türkiye’nin yakın coğrafyasında kurduğu ekonomik ve siyasal ilişkilerin AB ülkelerinin bu bölgelerdeki hareket yeteneğini sınırlaması. AB, küresel düzeyde ekonomik ve siyasal varlığını sürdürebildiği ölçüde varlığını koruyabilir, ama Türkiye bu faaliyetlerinin önünü tıkamaya aday. Ekonomik İşbirliği Teşkilatı çerçevesinde bir araya gelen ülkelere bakılırsa ve ele alınan konulara dikkat edilirse, AB’nin telaşını makul bulmak gerekir.
EİT, Suriye-Lübnan-Ürdün ile girişilen bölgesel işbirliği zemininin ne ölçüde genişletilebileceğine ilişkin bir arayış toplantısı oldu. Irak ve Azerbaycan’ın da sistem içindeki yerleri ele alınmış olmalı. Ekonomik bir bölge kurulması, doğal olarak ülkelerin ortak sosyal ve siyasal sorunlarını da birlikte çözmelerine olanak sağlar. Dolayısıyla bu girişimin Yukarı Karabağ, Kürt sorunu, Golan Tepeleri gibi bir dizi sorunun da bölgede çözülmesinin önünü açan bir süreç olacağı söylenebilir. Bu da Batı’nın sadece ekonomik değil siyasal olarak da bölgede belirleyici olma imkanlarının sınırlanması anlamına gelir.
Anlaşılan o ki, İsrail’in kızgın siyasetinin arkasında da bu gelişmelerin etkisi var. Alt bölge girişimine dahil olmak yerine onu sabote etmeye çalışmak, duyulan rahatsızlığın bir göstergesi. Kıbrıs Rum kesimiyle yapılan anlaşmalar yoluyla Türkiye ve Mısır’ın Akdeniz’deki hareketlerini sınırlamaya çalışan ve aynı zamanda Mısır ile Türkiye arasına hat çekmeyi öngören İsrail, bu konuda en büyük yardımı Rum Kesimi’nden alıyor. Kıbrıs Rum kesiminin Türkiye ile derde düşmüş olması ise, AB-Türkiye ilişkilerini bozmaya ve Türkiye’yi başka arayışlara itmeye yarıyor, bu da şu sıralar en fazla AB’yi telaşlandırıyor. Kıbrıs’taki koşullar Türkiye’yi de ikna edecek biçimde çözülmez ise, ‘Türkiye için AB yolu açılmazsa Kıbrıs’ta iki devlet olur’ yaklaşımını güçlendirebilir. Eğer Türkiye’nin AB yolu kapalıysa, bu tür bir gelişmenin Türkiye’den çok AB’ye zarar vereceği söylenebilir.
Ancak, AB’yi telaşlandırmanın üyelik sürecini teşvik edeceğinin garantisi yok, süreç stratejik ortaklığa doğru da gidebilir. Bu da Türkiye’nin bölgesindeki çekiciliğini yitirme olasılığını düşündürür.
http://www.stargazete.com/gazete/yazar/beril-dedeoglu/turkiye-ab-ve-digerleri-318353.htm
24 Aralık 2010 Cuma
Dış politika muhasebesi (1)
Soli Özel
DIŞİŞLERİ Bakanı Ahmet Davutoğlu dün gazetecilerle bir araya gelerek Türk dış politikası açısından yılın bir değerlendirmesini yaptı. Bu muhasebe İran ile takas anlaşması imzalandıktan sonraki toplantının üç buçuk saatlik rekorunu da egale etti.
Davutoğlu’nun son ABD ziyaretindeki konuşmalarının temalarını sürdüren ve derinleştiren açılış bölümü iki tartışmaya son vermeyi amaçlıyordu. Birincisi Türk dış politikasında bir eksen kayması olup olmadığı, diğeri ise AKP dış politikasının ne ölçüde süreklilik ne ölçüde değişim içerdiğiydi.
Batı’da genelde Türk dış politikasının rotası hakkındaki tartışma sürerken, içeride bu dış politikanın geçmişteki uygulamalardan ne ölçüde ayrıldığı tartışılıyor. Davutoğlu, hiç komplekse kapılmadan süreklilik boyutunu kabul ettiklerini söyledi. Ancak AKP iktidarına denk düşen sekiz yıllık zaman diliminin özellikleri de göz önünde bulundurularak önemli değişikliklerin yaşandığını savundu.
Süreklilik dünyaya yaklaşımda görülebileceği gibi yüzlerce yıllık devlet geleneği içinde şekillenmiş yerleşik reflekslerin varlığında da kendini gösteriyor.
Doğrusu gerek Turgut Özal zamanındaki dış politikanın ekonomiyi giderek merkeze alan yaklaşımı, gerekse İsmail Cem döneminde üzerinde durulan çok yönlü dış politika felsefesi ve bu bağlamda çevre ülkeler ve bölgelerle ilişkilerin derinleştirilmesi anlamında önemli süreklilik öğeleri bulunuyor.
Bununla birlikte Davutoğlu’nun da hatırlattığı gibi uluslararası konjonktür sekiz sene önce hayal edilemeyecek şekilde ve hızda değişiyor. Türkiye’nin kendi dönüşümü ülkeyi çok farklı kalıplara sokuyor. Bu durumda yaşanan döneme özgü yaklaşımlar benimseniyor, politikalar şekilleniyor. Bakanın deyişiyle: “Dünya değişirken Türkiye sabit kalamaz.”
Türkiye bölgesel bir güç oldu. Bu rolüyle küresel meselelerde de söz sahibi olmak istiyor. Geçmişin büyük güçlerinin ve ABD’nin zemin yitirdikleri bir ortamda bunu yapmak daha kolay. Özellikle bir de buna yönelik bir vizyonunuz varsa. Davutoğlu, Türkiye’nin bu anlamda ‘düzen kurucu’ bir ülke olmasını kendi isteğini dayatmaktan çok çevresindeki bölge ülkeleriyle birlikte düzen oluşturmak şeklinde tanımlıyor.
Bence haklı olarak dünyadaki bu çok sarsıntılı geçiş döneminde Türkiye’nin özgün politikalar geliştirmemesi halinde mevzi kaybedeceğini de söyledi. Bu özgün politikaları geliştirmek için dört temel ilkeye göre hareket ettiklerini vurguladı.
Bu ilkelerden birincisi küresel uluslararası siyasette görünür, etkin bir Türkiye yaratmak. Bu şekilde dünyanın bozulan düzenini restore eden ülkelerden birisi olmak. Bu bağlamda da küresel konulara daha fazla müdahil olmak, uluslararası kurumların zirvelerinde Türkiye’den şahsiyetlerin görev almasına çalışmak önem taşıyor. Bir de küresel güneyin uluslararası platformda sözcülüğünü yapmak gibi büyük bir iddia taşıyor.
İkinci ilke varolan kurumsal ilişkileri tahkim etmek. Yani Batılı müttefikler ile ilişkileri yeni dönem gerçeklerine göre rayında tutmak. Bu bağlamda AB yoluna devam edileceğini üzerine basarak tekrarladı. “Bizim geleceğimiz AB içinde, onların da geleceği bizimle birlikte” dedi.
Üçüncü ilke çevre bölge ülkeleriyle ilişkileri geliştirmek ve tahkim etmek. Buna uygun olarak vizelerin kaldırılması, “yüksek düzeyli stratejik işbirliği” uygulamalarına devam etmek. Son olarak da Türkiye’nin çıkarlarına uygun şekilde yeni ilgi alanları yaratmak. Afrika, Latin Amerika ve yükselen iki dev Çin ve Hindistan ile ilişkileri geliştirmeye de bu nedenle büyük önem veriliyor.
Türkiye açısından mesele bu vizyonun gerçeklik haline getirilmesinde politika ayarının nasıl tutturulacağında yatıyor.
Habertürk, 26-12-2010 13.05 (TSİ)
Türkiye’ye Osmanlı tuzağı
Erhan Başyurt
İstanbul’da medya temsilcileriyle bir araya gelen Bakan Davutoğlu, Türkiye’nin uluslararası siyasette etkin ve görünür olmak istediğini vurguladı.
“Yeni Osmanlıcılık” ifadesini “Türkiye’yi engelleyen psikolojik harekât” olarak yorumladı. İsrail’in barışma yönünde irade göstermediğini söyledi.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu dün İstanbul’da gazetecilere Türk dış politikasının 2010 yılını değerlendirdi.
Eksen kayması tartışmalarından WikiLeaks’e kadar birçok konuda açıklamalar yapan Davutoğlu, Türkiye’nin küresel sistemde ve uluslararası siyasette etkin ve görünür olmak istediğini kaydetti. “Uluslararası sistemin yeniden düzenlendiği bu dönemde katkı sağlayan, sözü geçen bir ülke olmak istiyoruz” dedi.
Davutoğlu, geçmişte küresel sistemlerin büyük güçler tarafından şekillendiğini, Türkiye’nin de o sisteme “intibak” sağladığını vurgulayarak, yeni dönemde “merkez ülkelerden biri” olmak için çaba sarf ettiklerini belirtti.
Türkiye’nin yeni dönemde yoksul ve mazlum Güney ülkelerinin zengin Kuzey ülkelerine karşı sesi olacağının altını çizen Davutoğlu, NATO üyesi olup Kuzey ülkeleri arasında yer alıp bunu başarmanın kolay olmadığını dile getirdi.
192 ülkenin katıldığı ve 10 yılda bir gerçekleştirilen “Az Gelişmiş Ülkeler Zirvesi”ne İstanbul’un ev sahipliği yapacağını da hatırlatan Davutoğlu, sosyal eşitsizlik konusunda dünyanın önde gelen entelektüellerini de davet ettiklerini söyledi. “Güney’in Kuzey’e karşı sesinin yükseldiği zirve olsun istiyoruz” değerlendirmesinde bulundu.
Türkiye’nin uluslararası sistemdeki yerinin güçlenmesinde ülke olarak çabaları kadar bireysel başarıların da arttığına dikkat çekti. Son dönemde NATO Genel Sekreter Yardımcısı olan Hüseyin Diriöz ve BM Genel Sekreteri’nin Özel Temsilcisi olarak atanan Engin Soysal isimlerini hatırlattı. Yine Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı seçilen Mevlüt Çavuşoğlu ile Dünya Belediyeler Birliği’nin başkanı seçilen Kadir Topbaş’ı örnek gösterdi.
Bakan Davutoğlu, Türk dış politikasının yeniden şekillenen küresel sistemde merkez ülke olmak dışında 3 ana hedefini de tek tek sıraladı.
İkinci hedef, Soğuk Savaş dönemindeki stratejik yönelimlerimizi tahkim etmek. Avrupa ve ABD ile her alandaki ilişkilerimizi daha da güçlendirmek.
Üçüncü hedef, bölge ülkeleriyle ilişkilerimizi derinleştirmek. İkili yüksek düzeyli işbirlikleri kurmak ve bölgesel ölçeklerde üçlü-dörtlü görüşme mekanizmaları kurmak.
Dördüncü hedef, Afrika ve Latin Amerika gibi alanlara açılmak ve bu bölgelerde ilişkileri daha da güçlendirecek elçilikler açmak.
Yeni Osmanlıcılık Türkiye’ye tuzak
Genel değerlendirme sonrası basın mensuplarının sorularına da cevaplar veren Davutoğlu, WikiLeaks belgeleri arasından çıkan “gizli gündemleri Yeni Osmanlıcılık” şeklindeki ifadelerin “psikolojik harekât” olduğunu söyledi.
Türkiye’nin komşuları ve yakın çevresiyle kurduğu iyi ilişkileri sarsmak için, Ortadoğu ve Balkanlar’da özellikle aydınlarda yerleşik Osmanlı karşıtlığını uyandırmak amacı taşıdığını kaydetti. Ne kendisinin ne de Başbakan’ın bugüne kadar “Yeni Osmanlı” ya da “Osmanlı Milletler Topluluğu” ifadeleri kullanmadığını ifade eden Davutoğlu, ancak dış politika yaparken tarih bilinci ile hareket ettiklerini vurguladı. 2010 yılında gerçekleştirdiği dış ziyaretlerin yüzde 49’unun Avrupa ve Kuzey Amerika’ya olduğunu belirtti.
“İran’la dünya sahnesine çıktık”
Bakan Davutoğlu, Türkiye’nin nükleer kriz ile ilgili İran girişimlerini “Yürüttüğümüz diplomasi, Türkiye’nin küresel siyaset sahnesine çıkmasını sağladı” sözleriyle savundu.
Nükleer konusunda 3 ana prensiplerini açıkladı.
“Komşularımızla ilgili hiçbir konuda kayıtsız kalmayız. Tüm ülkelerin nükleer silah sahibi olmasına karşıyız. Nükleer teknoloji herkesin hakkıdır.”
Davutoğlu, İran’ın nükleer teknoloji talebinin bulunduğunu, buna karşılık nükleer silah elde etme girişimine dair hiçbir delilin bulunmadığını ifade etti. Türkiye olarak bu ikisi arasındaki farkın ancak denetimlere açık olmakla sağlanabileceğini, İran’dan da ısrarla bunu istediklerini dile getirdi. Irak’a somut delillere ulaşılmadan yapılan müdahalenin faturasının ağır olduğunu, 1 milyon insanın hayatını kaybettiğini söyledi.
Bazı ülkelerin Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerin maliyetlerini kontrol etmek için nükleer teknolojide tekel oluşturma niyetleri olduğunu, buna rıza göstermeyeceklerini kaydetti.
Füze kalkanı ile ilgili NATO belgelerine İran ya da başka ülkenin yazılmasına da karşı çıktıklarını anlatan Davutoğlu, Türkiye’nin hiçbir şekilde yeniden “cephe ülke” olmasını istemediklerini ifade etti. NATO’nun Türkiye’nin de güvenliği ve istikrarı için var olduğunu hatırlattı.
“İsrail’de irade yoksa biz ne yapabiliriz”
Türkiye’nin 2008’e kadar İsrail ile iyi ilişkiler geliştirdiğini, şimdi de barışma niyetinde olduklarını belirten Davutoğlu, sorunun İsrail’den kaynaklandığı tespitinde bulundu. “Arabuluculuk yürüttüğümüz bir ülkeyle ilişkilerimizin kötü olmasını niye isteyelim? Biz istiyoruz ama karşı tarafta irade yoksa biz ne yapabiliriz” dedi.
İsrail’in Türk vatandaşlarını uluslararası sularda öldürdüğünü söyleyen Davutoğlu, “O gün sabaha kadar İsrail’i uyardık. Hiçbir dostluk bu gerçeğin üzerini örtemez” şeklinde konuştu. Davutoğlu, “Hem ilişkiyi korumak istiyoruz hem de hakkımızı savunmak” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Eğer dostsak, çözüm özür ve tazminattır. Yok niyet düşmanlıksa ne yapabiliriz?..”
Bugün, 26-12-2010 13.05 (TSİ)
Davutoğlu yılı
Derya Sazak
Dış politikada 2010 yılına Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerindeki “eksen kayması” iddiaları damgasını vurdu. Ahmet Davutoğlu; Wikileaks belgelerinde Başbakan üzerindeki etkisi ve “fazlasıyla tehlikeli” diye nitelenen “Yeni Osmanlıcı” görüşleri nedeniyle adından en çok söz edilen bakan oldu.
Mevlana’yı anma törenlerinde birkaç saatliğine de olsa huzura erdiğini düşünürken, “soykırım” tasarısının ABD Kongresi’nin gündeme alınmak istendiği haberiyle sarsılmış. Ardından da KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun kalp ameliyatı haberi verilmiş. Hillary Clinton’dan telefon haberi geldiğinde ise tören sona ermek üzereymiş!
İstanbul’da dün “rutin dışı” bir gelişme oldu ve Dışişleri Bakanı’nın gazetecilerle yaptığı üç saatlik yılsonu değerlendirme toplantısı sırasında “kriz” çıkmadı.
Davutoğlu’nun bu tür toplantılarında fazlasıyla başvurduğu “off the record”lar arasında yeni bilgiler de gündeme geldi. Örneğin ABD Kongresi’nden bir “son dakika golü” yenilmesi halinde ne yapılacağı konusunda bir dizi karar alınmış:
“İncirlik Üssü’ndeki füzeler de gündeme getirilecek miydi?” diye sorduk. Yanıt vermedi!
Bakan Davutoğlu, “eksen kayması” ve “Yeni Osmanlıcılık” iddialarını reddediyor.
ABD ile ilişkilerde İran ve İsrail nedeniyle “türbülans” yaşandığını kabul ediyor. Toronto’daki NATO zirvesinde Obama ve Erdoğan’ın karşılıklı sitemlerde bulunduklarını ancak bu sürecin geride kaldığını belirtiyor.
Füze kalkanına atılan imza olanları unutturacak önemde!
Davutoğlu, “İran’ın nükleer teknolojiye sahip olmasıyla nükleer bombaya sahip olmasının” farklı olduğunu, Türkiye’nin bölgedeki tüm nükleer silahlara karşı olduğunu söylüyor. Ancak İran’a yaptırımların Türkiye’nin ekonomisini ve yükselen gücünü sınırlayıcı etkileri üzerinde çok hassas olduklarını anlattı. ABD’yi “takas” anlaşması sürecinde hiçbir zaman aldatmadıklarını belirterek, “Bizim iki dilimiz yok, tek dilimiz var. O da barıştır” diye konuştu.
Davutoğlu, Türkiye’nin ekseninin Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, 1950’lerde demokrasiye geçişten 2000’lerde AB ile başlayan tam üyelik müzakereleri ve AKP’nin özgürlükçü restorasyonuna dek “Batı’ya doğru” olduğunu anlatırken, bundan sapma olmadığını savunuyor. Ancak, “Biz hiçbir zaman Soğuk Savaş’ın cephe ülkesi de olmayacağız” diyor.
2011’de İran’ın nükleer programıyla ilgili müzakereler İstanbul’da sürdürülecek.
İsrail’le ise seçimden önce normalleşme beklentisi var.
“Özür ve tazminat”, vazgeçilmez koşullar.
Davutoğlu, “Yangında uçakları göndermek Başbakanımızın kararıyla iki dakikayı aldı. Ancak İsrail’deki koalisyonun bizdeki gibi süratli davranma şansı yok. Biz 9 yurttaşımızı kaybettik. İnsani yönden bunun gereği yapılmazsa normalleşme olmaz” diyor.
Özetle… Dış politikada 2010 “Davutoğlu yılı” oldu!
Milliyet, 26-12-2010 13.02 (TSİ)
2011: Davutoğlu’nun restorasyon yılı
Kadri Gürsel
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu dün İstanbul’da Conrad Otel’de düzenlediği basın toplantısında Türk dış politikası açısından 2010’u değerlendirdi. Çoğu köşe yazarı 40 küsur gazetecinin katıldığı toplantı, soru-cevap bölümüyle birlikte 3 saat gibi ölçüleri aşan bir uzunlukta sürdü.
Hiç sıkılmadım; daha uzun bir toplantı için lojistik imkânlar sağlansa ve Davutoğlu dört, beş ya da altı saat konuşsa idi kendisini yine ilgiyle dinlerdim.
Davutoğlu’nun kavramlaştırma ve akıl yürütme tarzında, şimdiye kadar çok az sayıda devlet adamı ve politikacıda görmüş olduğum, tarihsel, coğrafi ve kültürel boyutları kucaklayan, lezzetli bir felsefi derinlik var. Bu zenginlik onu ziyadesiyle dinlenir kılıyor.
Yukarıdaki satırlardan, kendisinin dünya görüşü ve düşünce yöntemine yakınlık hissettiğim sonucunu çıkarmanızı istemem. Tam tersi, bir mesafe söz konusu… Ben Kartezyen düşünceye yatkınım; Davutoğlu tarzının Batı ekolündeki karşılığı ise “felsefi idealizm”dir.
Bu nedenle de 2010’u değerlendirirken, taban tabana zıt sonuçlara varmak kaçınılmaz oluyor.
Davutoğlu’nun dünkü toplantıda sarf ettiği şu cümlenin altını çizdim:
“Bütünü anlamaya çalışırsanız, parçalara gitmek kolay olur, parçalara takılırsanız bütünü algılayamayız.”
Tipik bir tümdengelimci yaklaşım…
Davutoğlu burada “bütün”den, kurduğu “Türkiye paradigması”nı kastediyor. Bizden bunu anlamamızı ve kendisine hak vermemizi istiyor.
Dışişleri Bakanı, Osmanlı ve onun tarihsel sürekliliği içinde Türkiye’nin uluslararası şartlara intibak maksadıyla dört restorasyon dönemi geçirdiği tespitini yapıyor. Önce Tanzimat, sonra Cumhuriyet, 2. Dünya Savaşı’nın akabinde geçilen çok partili hayatla birlikte güvenlikçi bir demokrasi ve nihayet, partisinin iktidara geldiği yıl olan 2002’den beri sürdüğünü söylediği dördüncü restorasyon dönemi…
Bu sonuncusunda, “AB referanslı ve özgürlük ağırlıklı bir demokrasi kurmaya çalıştıklarını” ileri sürdü Davutoğlu…
“Küresel siyaset sahnesinde görünür ve aktif, bölgesinde ise düzen kurucu olmayı hedefleyen, sadece Doğu ile Batı’yı değil, Kuzey ile Güney’i de buluşturan, kısacası, merkez ülke Türkiye”… Paradigmanın özet tarifi dünkü ifadelerinden pekala böyle derlenebilir.
Şimdi sadede gelelim…
“Anlaşılması gereken bütün” buysa, bu bütünden parçalara bakınca “sonuç odaklı dış politika”dan ziyade, Davutoğlu ve yanındakiler için neyin tatminkâr addedileceğini anlamak zor değil.
Mesela İran konusu… “Tahran Deklarasyonu”nun sonuçsuz kalacağı en başından belliydi ve İran’a karşı ağırlaştırılmış yaptırım taslağının Tahran’da 17 Mayıs’ta atılan imzanın ertesi günü dolaşıma çıkması neticesinde belgenin siyasi ömrü sadece bir buçuk gün sürmüştü. Ardından, BM Güvenlik Konseyi’nde İran bahsinde kullanılan “hayır” oyunun doğurduğu sonuç, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde bugüne kadarki en büyük kırılma ve bugün hâlâ süren güven bunalımının yaşanması oldu.
Ancak, bu olayların Sayın Davutoğlu’nun zihin dünyasındaki tercümesi, “Türkiye’nin küresel siyaset sahnesindeki görünürlüğünün artması” oluyor.
Sonuçtan önce aranan aslında “etki”; yani dönüşüm ve değişim. Batı’da ve Ortadoğu’daki Türkiye algısı değişiyor, Türkiye’deki siyasi kültür Ortadoğululaşıyor…
Mamafih, İran ve bunun gibi diğer “parçalar”dan hareketle varılan bütüne bakınca, yani tümevarımcı bir yöntem izlenince, 2010’da Türk dış politikasının başarılı sonuçlar elde etmekten ziyade tıkanıklığa, hareket sığasında bir daralmaya düçar olduğu görülüyor.
İsrail’e “dayak atarak” iç ve dış politikada sermaye artırma yoluna aşırı ölçülerde başvuran AKP hükümeti, Mavi Marmara seferi neticesinde bu “verimli” kaynağı nihayet kuruttu.
Kafkaslar’da Ermenistan’la buzdolabındaki normalleşme “Keşke hiç başlamasaydı” dedirtecek noktada. Azerbaycan yabancılaştırıldı. Her ikisinde de Türkiye’nin ağır ihmali rol oynamıştır. Türkiye 2010’da bu sahayı Rusya’ya terk etti.
İran’la aşırı yakınlaşma ve HAMAS’la dengesiz muhabbet, Ortadoğu’daki önde gelen Sünni aktörlerin Türkiye’ye kuşkuyla bakar hale gelmesine yol açtı.
Tıkanıklıklar listesini uzatabiliriz…
Sayın Davutoğlu dünkü toplantıda en önemli “parça”yı atladı. Lizbon’daki NATO zirvesinde Türkiye’nin İran’a yönelik “füze kalkanı”na “evet” demesine nedense hiç değinmedi.
Oysa bu, Türkiye’nin 2010’daki en büyük “dış politika başarısı”ydı. “Paradigma sarhoşu” edilmiş Türkiye’nin gerçeklikle nihayet yüzleşmesi kendi çapında bir başarıdır tabii…
Batı ittifakıyla, İsrail’le, Ortadoğu’yla ayarı bozulan ilişkilerin 2011’de restorasyona tabi tutulması zorunlu olarak gündeme gelecektir.
Milliyet, 26-12-2010 13.01 (TSİ)