Kuzey Afrika – Ortadoğu Olayları Nasıl Yorumlanmalı?
Rıdvan TÜRKOĞLU
2011 yılının başlamasıyla birlikte yakın kara havzamızda, Kuzey Afrika-Ortadoğu hattında yaşanan protesto ve eylemler sonucunda gerçekleştirilen sivil devrimler ve başarıyla gerçekleştirilen bu devrimlerin otoriter rejimlerin sıkıntısını yıllardır yaşayan diğer bölge ülkelerine yayılması bölgede bir dönüşümün başlangıcı olarak değerlendirilmektedir. Yaşanan olaylar tüm dünya gibi ülkemizde de ilgiyle izlenmekteyken yaşanan sürecin nereye varacağı da merak konusu olarak tartışılmaktadır.
Benim Ortadoğu’da yaşananlar sürecinde gerek bölgesel gerek uluslararası basından takip ettiğim kadarıyla yaptığım değerlendirme sonrası düşüncelerim:
1- Öncelikle her olayda ABD parmağı, Soros komplosu arayan bakış açısı yıllarca ezilip, yönetimden dışlanarak söz hakkı verilmeyen halkların siyasi ve ekonomik meşru taleplerinin nedenlerini ve bu talepleri gerçekleştirme gücünü anlamamaktadır. Daha önemlisi bu tepkilerin İsrail’in güvenliği için “islamcı radikalizme” karşı ve uluslararası petrol aktarım güzergahının emniyeti için ABD tarafından sistematize edilen “güvenlik devletlerinin” izlediği aşırı laik ve otoriter politikaların bir sonucu olduğu yine aynı bakış açısı tarafından görmezden gelinmektedir. Öncelikle otoriter başkanlarını devirerek başarıya ulaşan halkların hakkını teslim etmek gerekmektedir.
2- Ancak bence ABD, olayların başlangıcında planlı bir şekilde parmağı olmasa ve hatta hazırlıksız yakalanmış olduğunu düşünsem de, devrimler sonrası kurulacak olan yönetimlerde kesinlikle olaylara hakim olma stratejisiyle, çıkarlarına uygun yönetim yapılanmalarının oluşabilmesi için gerekeni yapmaya çalışacaktır ve zaten yapmaktadır. Nitekim, İsrail’in çaresizce Mısır’da Mübarek’i destekleyen tutumuna karşı ABD’nin Ortadoğu’da yaşananların uzun vadeli sonuçlarını hesaba katarak yeni dönem Ortadoğu stratejisini ona göre belirleme kararı aldığı görülmektedir. Zira çift kutuplu uluslararası sistemin çökmesinden sonra oluşan düzende; Avrupa’da Berlin duvarının yıkılması, Balkanlarda Yugoslavya Federasyonu sonrası yaşanan bunalımların ardından balkan ülkelerine ve Doğu Avrupa’da Sovyetler’den sonra ortaya çıkan ve geleceğini batı dünyasında görüp AB üzerinden uluslararası sisteme entegre edilen ülkelere verilen şans ve bu yönde verilen destek söz konusu çıkarlar uğrunda Ortadoğu ülkelerinden esirgendi. Yani Arap halkları demokrasiden, cumhuriyetten anlamadıklarından yada İslamcı radikalizme mahkum olmuş insanlar topluluğu olduklarından değil, “uluslarararası sistem” öyle gerektirdiği için evrensel değerlere ulaşma imkanı bulamadı. On yıllardır “bölge güvenliği ve istikrarı” için desteklenen baskıcı rejimlere karşı şimdi bizzat Ortadoğu halkları tarafından yüksek sesle dile getirilen bu talepler daha fazla ertelenemezdi ve özellikle Obama başkanlığındaki ABD yönetimi bu durumun elbette farkındaydı ve İsrail odaklı mevcut durumda kilitlenmiş bölge siyasetinin işlemez hale gelmesi üzerine yeni politika arayışları kaçınılmazdı. Böylesi bir dönüşüm yaşanmadan ABD ve esas olarak İsrail bu statükonun yıkılmasını asla istemezlerdi. Bu doğrultuda, islamcı veya sol muhalefetin acımasız yöntemlerle bastırıldığı bu yönetimleri her zaman koşulsuz desteklediler. Zira, bölgede her istediklerini yaptırdıkları bu tarz yönetimlerden ziyade halkın desteği ve onayıyla gelecek Filistin konusuna daha duyarlı yönetimlerin başa gelmesi ihtimali özellikle Türkiye gibi tarihsel müttefiki ile arasının bozulduğu bir dönemde İsrail için güvenlik endişesinin artmasına yol açmaktadır. İsrail’ in bu duruma ABD merkezli bir süreç sonrası düştüğünü savunmak ne kadar gerçekçi olabilir? Nitekim, bu dönemden sonra rejimler değişmese bile en azından halklarının taleplerine kulak verme konusunda daha hassas davranma zorunluluğu hissedeceklerdir.
3- Daha önce belirttiğim gibi ABD bu sürece bence hazırlıksız yakalanmıştır ama bundan sonraki dönemde özellikle yönetimlerin kurulması sürecinin ABD kontrollü veya aşırı batı karşıtı oluşmayacak şekilde yürütülmesi muhtemeldir. Bu süreçte bundan sonra ne olur kestirmek zor ancak ABD önderliğinde Batı için temel parametre onlarca yıldır tehlike olarak gördükleri ve artık bölge yönetimlerinden uzakta tutamayacaklarını anladıkları “İslamcılar” ı dönüştürerek uluslararası sisteme entegre etmektir.
Bu bağlamda uluslararası basında bölge ülkelerine ülkemizin bir model olarak gösterilip gösterilemeyeceği tartışılsa da bence söz konusu ülkeler ile çok farklı bir siyasal geçmişe sahip olduğumuzdan dolayı ve her devrimin kendi siyasal kültürü ve dile getirilen talepler çerçevesinde kendi modelini oluşturması beklenmesi gerektiğinden ötürü ülkesel modelden ziyade ülkemizdeki AK Parti iktidarının bölgedeki islami hareketlerin “reformist” kanatlarına model olabileceği görüşü daha tutarlı ve anlamlıdır. Buradan itibaren model olma konusu tartışmayı bizim açımızdan farklı noktalara getirmektedir. Son yıllara kadar AK Parti hükümeti bir kesim tarafından komşularıyla ilişkilerinde demokrasi , insan hakları, laiklik gibi batı değerlerini ihrac politikası izlemediğinden dolayı eleştirilirken, ki ben bu eleştirilerden ORSAM’da düzenlenen bir konferansta Emekli Büyükelçi ve CHP PM üyesi Faruk Loğoğlu tarafından yapılan eleştiriye bizzat şahit olmuştum, bir başka kesim de paradoksal bir şekilde AK Partiyi ABD tarafından Büyük Ortadoğu Projesinde(BOP) bölgeyi Ilımlı islam yönetimleri çerçevesinde dönüştürmekle görevlendirilen bir piyon olarak değerlendirmektedir. (Bilindiği gibi BOP, Ortadoğu ülkelerinde batı değerlerinin yaygınlaşması projesi olarak ABD tarafından ortaya atılmıştır. Ortadoğu’nun köklü bir değişim- dönüşüme uğraması gerektiği görüşünü paylaşan AK Parti hükümeti bu projenin alt başlıklarından biri olan Demokrasi Alt Komitesi’nin İtalya ve Yemen ile birlikte eşbaşkanlığı görevini almakta tereddüt etmedi. Ancak Irak tecrübesi ve 2005 Filistin seçimlerini Hamas’ın kazanmasıyla birlikte ABD’nin söylemleri ve eylemleri arasındaki tutarsızlıktan sonra bu proje gündemden düştü. Zira hükümet daima bu dönüşümün dış kaynaklı olmasından ziyade halkların talepleri doğrultusunda olmasını gerektiğini ve halkların demokratik tercihlerine saygı duyulması gerektiğini vurgulamaktaydı.(1))
Kutuplar arası güvenlik politikalarına dayalı çift kutuplu dünya düzeninin çökmesinden sonra yeni düzenin gecikmeli bir şekilde Ortadoğu’yu da etkilemesi sürecinin yaşandığı ve bölgesel düzenin değiştiği, örneklerine 1848 Avrupa ve 1989 Doğu Avrupa devrimler sürecinde rastlanılan tarihsel bir dönemden geçmekte olduğumuz çok açık bir şekilde ortadadır. Böylesine bir konjonktör içerisinde coğrafi konumu ve stratejik hedefleri itibariyle Ortadoğu’da yaşanılanlara kayıtsız kalamayacak bir ülkenin bireyleri, uzmanları, siyasa ve dış politika yapıcılarının iç çekişmeleri bir kenara bırakıp Türkiye’nin yakın kara havzasında gelişen olaylara yönelik stratejik teoriler belirlemesi ve iç enerjisininin bir kısımını bu teoriler üzerinde tartışmak üzerine harcaması gerekmektedir. Türkiye’nin bölgeyle hal-i hazırda var olan coğrafi, tarihsel, kültürel bağlantılarının yanısıra ekonomik ve askeri kapasite gibi güç parametreleri üzerinden bölge ile olan karşılıklı ilişkilerini daha da derinleştirip geliştirmesi, otoriter liderlerin devrilmesinden sonra doğacak jeopolitik boşluğu doldurması ne derece gerçekleştirilebilir bir hedeftir ya da haddi olmayan, altından kalkamayacağı bir atılım mıdır? Kısa vadede bölgede söz sahibi, uzun vadede ise bölge üzerinden elde edilecek kazanımlarla hem Akdeniz-Süveyş-Nil çizgisinde Afrika’da hem de bölgesel ağırlığıyla Avrupa’nın politikalarına etki edebilecek küresel ölçekli bir güç olabilmesi için plan ve proglarımız-stratejilerimiz nelerdir? Türkiye’yi BOP’un piyonu olarak görenler ülkemizin bölgede nasıl bir politika izlemesini gerekli görür. Yoksa biz ABD tarafından verilen görevler dışında adım atacak kapasiteye sahip değilmiyiz?
Daha 20 yıl öncesine kadar Soğuk Savaş döneminde büyük güçler tarafından çizilen sınırlar dışında politika takip edemeyen bir ülkenin bireyleri olarak bilinçaltında yaşanılan psikolojik travma, kaybedilen özgüven bir noktaya kadar anlaşılabilir ancak değişen dünya düzeninde içinde bulunduğumuz coğrafyada sahip olduğumuz gerek yumuşak gerek sert gücümüzün farkında olmadan bu vizyonsuzluk ve sığlığı devam ettirirsek biz birbirimize kendimizi anlatana kadar burnumuzun dibinde yeni düzenler kurulur ve biz seyirci olmayı yetinmekle kalır, edilgen bir şekilde büyük güçlerden arta kalan alanlarda kendi politikalarımızı uygulamaya çalışırız.
4- İç siyasatten çıkıp tekrar bölgeye geldiğimizde özellikle son günlerde uzmanlar tarafından Tunus (Fransa), Mısır (İngiltere) ve Libya (İtalya) olaylarını Avrupa’nın Kuzey Afrika’ dan tasfiye edilme süreci olarak değerlendirmesi bir hayli ilginç ve dikkat çekmeye değer. Komplo teorilerinde tüm bu olanların bir Amerika projesi olduğu kadar özellikle Amerika-Batı medyasında İslamcıların söz konusu bölgelerdeki varlığı göz önünde bulundurularak İslami oluşumların olaylardaki olası payı da tartışılmaktadır.
Ortadoğu’da gündem çok dinamik olarak değişmekte ve bu tarihsel süreç içerisinde bölge üzerinde hesaplar aynı oranda güncellenmektedir. Bu sürecin takipçisi olmaya devam edeceğiz…
(1) Konu hakkında detaylı bilgi için bknz.
Gürkan Zengin, Hoca-Türk Dış Politikası’nda Davutoğlu Etkisi, İnkilap Yayınevi, sf.99-105